20 Eylül 1955’te Balıkesir’in Aslıhantepecik köyünde dünyaya gelen çizer ve yazar Hasan Aycın, ailesinin ilk göz ağrısı olan ağabeyi Hasan’ı hiç görmedi ancak onun adı, nüfus kaydı ve giysileri kendisine kaldı. Yıllar sonra kendi hayatına dönüp baktığında, ağabeyinin hikayesiyle birlikte büyüdüğünü anlatan Aycın, “İkinci Hasan olmak benim kaderimmiş.” diyor.
Çocukluğunda sekiz yaşına kadar yürüyemedi. Okula gidebilmek için kendisinden üç yaş büyük teyze oğlunun sırtında taşındı. Babasının verdiği kağıt ve kalemle henüz beş yaşındayken yaptığı ilk çizim ise yıllar sonra kendine özgü bir anlatım diline dönüşecek uzun yolculuğun başlangıcı oldu. Aycın, çocukluğundan sanat anlayışına, çizgiyle kurduğu ilişkiden Filistin’e uzanan hikayesini Spot’a anlattı.

“Birinci Hasan’la beraber büyüdüm”
Hasan Aycın’ın hayatındaki ilk hikayelerden biri, adını taşıdığı ağabeyiyle ilgili. Ailenin ilk çocuğu olan Hasan, Aycın doğmadan önce hayatını kaybetti. Dönemin yaygın uygulamalarından biri olarak, ölen çocuğun adı sonraki çocuğa verilirdi. Ağabeyinin nüfus kaydı ve eşyaları da Aycın’a kaldı. Bu nedenle dördüncü sınıftayken askerlik çağrısı geldiğinde iki nüfus kaydı bulunduğunu öğrendiğinde şaşırmadı.
Ağabeyinin hikayesinin kendi çocukluğundan ayrı olmadığını söyleyen Aycın, “Ruh dünyamda bir kırılma oluşturmadı çünkü ben o birinci Hasan’la beraber büyüdüm, bir anlamda onun anılarıyla, onun hikayeleriyle.” sözleriyle anlatıyor bu durumu. Onun için ağabeyi, hiç tanımadığı bir yabancıdan çok, aile içinde hikayeleri anlatılan ve varlığı hissedilen biriydi.
Birinci Hasan, hep benim rahmetle andığım abim, kardeşim, büyüğüm, ailenin ilk göz ağrısı.
Aycın, ağabeyini hiç görmemiş olsa da onunla kurduğu bağı bugün de koruyor.
"Babamın bacağımın kesilmesi için parasının olmayışına şükrettim"
Aycın’ın çocukluk yıllarının önemli bir bölümü, yürüyemediği dönemle geçti. Doktorlardan ve tedaviden ümit kesildiği sırada, bir akrabasının düğününde karşılaştıkları "Edirneli Ayşe" isimli bir kadın hayatlarına girdi. Ayşe, Aycın’ın bacaklarındaki yaralar için ilaç hazırlamaya başladı ve yaklaşık sekiz ay köyde kaldı. Ayrılırken annesine kendi hazırladığı ilaçlardan bıraktı ve tedaviye devam etmesini söyledi.
Aycın, ailesinin o yıllardaki tutumunu anlatırken yoksulluğun bugünkü gibi kavramlarla tanımlanmadığını, hayatın koşullarının olduğu gibi kabul edildiğini vurguluyor. Ailesinde sıkıntılar karşısında şikayet etmek yerine hamd ve şükür anlayışının hakim olduğunu belirtiyor.
Yürümeye başladığım zaman babamın ameliyat için, bacağımın kesilmesi için parasının olmayışına şükrettim. O gün parası olsaydı bacaksız kalacaktım. Vardır bir hayır, her şerde olduğu gibi.
İlaçların bitmesinin ardından yürümeye başlayan Aycın, ilk adımlarını attığı günü de hatırlıyor. Okula giderken kendisini sırtında taşıyan teyze oğlu, bir gün köy meydanında oyun oynayan çocukları görünce Aycın'ı çantasının üzerine oturtup oyun oynamaya gitmiş. Aycın, eve gitmek istediği halde kendisini taşıyan kuzeninin geri dönmemesine kızmış. Aradan geçen zaman içinde, duvara yaslanarak ayağa kalkmayı denemiş. “Sekiz yaşımın içindeydim. Ayağa kalktım ilk defa.” diyor.
Duvara tutunarak ayaklarını denediğini ve yürüyebildiğini fark ettiğini söyleyen Aycın, eve kadar ayaklarını sürüye sürüye gitmiş. Babası onu görünce kucağına alıp eve koşmuş. Annesi ve teyzesi de o sırada ekmek pişirdikleri fırından telaşla yanına gelmiş. “Annem beni görür görmez olduğu yere düştü sevinçten.” diyen Aycın sözlerini “İşte o gün bugündür yürüyorum hamdolsun.” diye tamamlıyor.

"Oyuncaklar satın alınmazdı"
Aycın’ın çocukluğu, bugünün tüketim alışkanlıklarından uzak bir köy hayatının içinde geçmiş. Çocukların oyuncaklarını kendilerinin yaptığı, oyunların eldeki imkanlarla kurulduğu günleri anımsıyor. Ahşap ve telden arabalar yaptıklarını, sapanlarını kendilerinin hazırladığını, taşlarla ve kemik parçalarıyla çeşitli oyunlar oynadıklarını anlatıyor.
“Yani oyuncak satın alınmazdı.” diyen Aycın, çocukların oyun araçlarını kendi elleriyle hazırladığını vurguluyor. Köydeki çocukların kendisini dışlamadığını, aksine oyunlarına katılamadığı zamanlarda yanına geldiklerini de özellikle belirtiyor. Bugün sıkça konuşulan akran zorbalığı meselesine geçmişten bakarken, çocukların bir arada olma biçimlerinin tek bir kalıpla açıklanamayacağını düşünüyor.
"Aile reisi gibi bir çocukluğum oldu"
Aile hayatında da sorumlulukları erken yaşta üstlenmiş Aycın. İlkokulu bitirmeden babası yurt dışına gitmek zorunda kalınca, kendisini “aile reisi gibi bir çocukluğu” olan biri olarak tanımlıyor. Evde ve çevresinde olup bitenleri takip etmek, işlerin yürütülmesine katkıda bulunmak onun için gündelik hayatın doğal bir parçasıymış. Okul hayatıyla çalışma hayatını birbirinden kesin çizgilerle ayırmadığını anlatırken, “Ders çalışmak nasıl bir şeyse iş yapmak da öyle bir şeydi.” diyor.

“Oğlum, Kur’an’la arkadaş ol"
Aycın’ın dünyasında dedesinin ayrı bir yeri var. Kur’an-ı Kerim okumaya, ibadete ve öğrenmeye önem veren dedesi, çocukluğunda ona yalnızca dini bilgiler aktarmamış, hayatı nasıl yaşayacağına ilişkin bir anlayış da bırakmış. Aycın, dedesinin Kur’an’ı öğretirken söylediği şu sözleri hiç unutmadığını anlatıyor: “Oğlum, Kur’an’la arkadaş ol. Sen ondan bir gün uzaklaşırsan o senden iki gün uzaklaşır. Aman arayı açma.”
Dedesi, çevresindeki önemli şahsiyetleri ve dönemin tanınmış isimlerini de torununa anlatarak onun düşünce dünyasının oluşmasına katkıda bulunmuş. Aycın, Hasan Basri Çantay, Mehmet Akif ve Necip Fazıl gibi isimleri çocukken dedesinden dinlediğini, bu kişileri bir süre dedesinin arkadaşları sandığını söylüyor.
Evde kitap bulunmadığı dönemde Kur’an-ı Kerim’in başlıca kitap olduğunu, babasının düzenli olarak Kur’an okuduğunu belirten Aycın, ailesinin hayat karşısındaki teslimiyetini ve şükrünü de bu çevrenin bir parçası olarak hatırlıyor.
"Beş yaşında yarım bir insan figürü çizdim"
Aycın’ın çizgiyle ilk karşılaşması ise evlerinin ocakbaşında gerçekleşmiş. Tek katlı, iki odalı köy evlerinde aile bireylerinin bir araya geldiği ocakbaşı, gündelik işlerin konuşulduğu ve sohbetlerin yapıldığı yerdi. Annesiyle babası günlük meseleleri konuşurken yanlarında oturan Aycın’a babası oyalanması için bir kağıt ve kalem vermiş.
“Elime aldığım ilk kağıt-kalem odur. Yaşım beş.” diyen Aycın, o kağıda yarım bir insan figürü çizmiş.
Çizmekle yazmak arasındaki ilişkisini anlatırken birini öncelemenin diğerini ertelemek anlamına geldiğini söylüyor. İlkokulu bitirdiğinde doğru dürüst okuyup yazamadığını, bunun da çizime duyduğu ilgiyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.

Balıkesir İmam Hatip Okuluna girmek istediğinde sınavı kazanamamış. "Meramımı ifade edecek kadar yazamadığım için yedeklere bile kalamadım". diyor Aycın.
Dedesi, sonuçların ardından onu okula götürmüş. Okul müdürüyle konuşmalarının ardından Aycın’ın eğitim hayatı devam etmiş ama imam hatip mezunu olduğu için dönemin tek Güzel Sanatlar Akademisine giremediğini de anlatıyor.
“Siyah-beyazla anlatabildiğiniz hiçbir şeyi başka bir şeyle anlatamazsınız”
Aycın’ın çizgisinde siyah-beyaz yalnızca estetik bir tercih değil, zaman içinde keşfettiği bir anlatım imkanı. İlk dönemlerde ekonomik koşullar nedeniyle renkli malzemelere ulaşmakta zorlandığını, siyah-beyazın başlangıçta bir mecburiyet olduğunu anlatıyor. Ancak zamanla bu sınırlılığın kendisi için bir imkana dönüştüğünü fark etmiş.
“Siyah-beyazla anlatabildiğiniz hiçbir şeyi başka bir şeyle anlatamazsınız.” diyen Aycın, siyahın ve beyazın vuruculuğuna dikkati çekiyor. Renkli çalışmalar da yaptığını ancak bunlarda ısrar etmediğini, illüstrasyonlarda, desenlerde ve kitap kapaklarında ihtiyaç duyduğunda renk kullandığını belirtiyor. Buna rağmen kendi çizgi dünyasının merkezinde siyah-beyazın yer aldığını vurguluyor.

Bir ustası olmadığını açıkça söyleyen Aycın, bir ekole bağlanmaya da mesafeli yaklaşıyor. Ona göre sanatçının yaptığı işin ne olduğuna ilişkin son sözü zaman söyleyecek. Bir türün ya da biçimin sınırları önceden kesin biçimde çizildiğinde, o sınırların dışında kalan üretimleri anlamak zorlaşabiliyor. Aycın, kendi çizgisinin de başkalarının koyduğu kurallardan çok, yaptığı işin içinde geliştiğini düşünüyor.
"İnsan aşağılanamaz ve karalanamaz"
Aycın’ın sanat anlayışını belirleyen meselelerden biri de insanı nasıl gördüğü. “Bana göre, insan bizim öğretimize göre azizdir, muhteremdir, saygındır, aşağılanamaz, karalanamaz.” sözleriyle bu yaklaşımını ifade ediyor.
Aycın için çizginin biçimi kadar neyi, nasıl anlattığı da önemli. İnsanları aşağılayan bir mizah anlayışına karşı çıkarken kendi sanatının sınırlarını da tarif ediyor. Bu tutum, onun çizgiyi yalnızca görsel bir ifade biçimi olarak değil, bir düşünce ve sorumluluk alanı olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

"Naci el-Ali tablonun içinden bakıyor, ben ise dışından"
Öyle ki Aycın’ın çizgilerinde Filistin’in ayrı bir yeri var. Filistinli karikatürist Naci el-Ali’nin yarattığı Hanzala figürü üzerinden Filistin’in acısını anlatan Aycın, bu konudaki yaklaşımını kendi sözleriyle ortaya koyuyor: “Dünyada en çok Filistin acısını çizen adam benim. Ben, Hanzala üstünden çizdim Filistin’i daha çok.”

Hanzala’nın el-Ali için taşıdığı anlamı da kendi çizgileri üzerinden yorumlayan Aycın, “Hanzala onun çizgisinde bir imza, benim çizgimde ise Filistin.” diyor. Hanzala’nın yüzünü Filistin özgürlüğüne kavuştuğunda döndüreceği düşüncesine değinen Aycın, “Hanzala yüzünü göstermeyen çocuk, yüzünü göstermeyen Filistinli çocuk, yüzünü göstermeyen güneş başlı çocuk. Bir sürü sıfatları ekleyebilirsiniz. Ve Naci el-Ali diyor ki, bir gün Hanzala yüzünü dönecek Filistin kurtulduğunda. Naci el-Ali, Hanzala'nın yüzünü döndürmedi, ben döndürdüm. Hanzala onun çizgisinde bir imza, benim çizgimde ise Filistin. Dolayısıyla Filistin yüzünü gösterdi.” ifadelerini kullanıyor.
Dürüst olmak gerekirse Naci el-Ali Filistinli. Ben Filistinli değilim. Naci el-Ali tablonun içinde yaşıyor, içinden bakıyor, içinden çiziyor. O acıların tam içinden. Ben ise dışından bakıyorum. Naci el-Ali Filistin'in dışında bir şey çizmiyor. Ben her şeyi çiziyorum, bunun yanında Filistin'i de çiziyorum. Her şeyi derken Müslüman duyarlılığı olan her şeyi. Müslümanların meselesi olmayan şeylerle çok fazla ilgilenmiyorum. Bu Müslümanların bizzat meselesi olabilir ya da Müslümanları konu edinen dünya meseleleri olabilir.

Aycın’ın Filistin çizgileri, karikatürü yalnızca güldürmeye dayalı bir sanat olarak görmediğini de ortaya koyuyor. Naci el-Ali’nin Filistin acısını çizdiğini hatırlatan sanatçı, “Bu adam nasıl gülecekti? Niye gülecekti? Güldürmek biraz da maskaralıktır. İçi ağlayan adam nasıl maskaralık yapar?” diye soruyor. Onun için çizgi, bazen bir acıya tanıklık etmenin ve o acıyı başkalarına anlatmanın yolu.

