Her sabah aynı saatte uyanıyor. Perdelerini açıyor. Bitkilerini suluyor. Kahvesini hazırlıyor. Eski kasetlerinden birini teybine yerleştiriyor. Ardından Tokyo sokaklarında herkesten önce işe koyuluyor.
Yönetmen Wim Wenders'in Perfect Days filmi neredeyse iki saat boyunca bu rutini izletiyor. Büyük bir olay yaşanmıyor. Herhangi bir çatışma ya da dramatik bir kırılma anı da yok. Hikaye, Tokyo'da umumi tuvaletleri temizleyen Hirayama'nın birbirine benzeyen günlerinden oluşuyor.
Film 2023’te ilk kez gösterime girdiğinde izleyen pek çok kişi, hikayeden çok filmin bıraktığı dinginlik hissinden söz etti. Çünkü Perfect Days, sıradan görünen bir yaşamı anlatırken aslında modern hayatın en temel alışkanlıklarını sorguluyor: Sürekli daha fazlasını isteme ve hiç durmama hali.
Bu durum bizi Hirayama’nın dünyasında olduğundan çok ayrı yere yönlendiriyor. Hirayama’nın günleri birbirine benziyor fakat dikkatsizce yaşanmıyor. Yaptığı işe, dinlediği müziğe, okuduğu kitaba, karşılaştığı insanlara ve ağaçların arasından süzülen ışığa dikkatle ve merakla yöneliyor. Gökyüzüne baktığında gerçekten gökyüzünü görüyor. Bulunduğu yerde yaşamla bağ kurabiliyor.

Oysa artık daha çok görmek, daha çok tüketmek ve daha çok yetişmek ruh hali içerisindeyiz. Hatta durmanın kendisi çoğu zaman verimsizlik olarak algılanıyor.
Bu yalnızca kişisel bir his de değil. DataReportal’ın verilerine göre, kullanıcılar sosyal medyada haftada ortalama 18 saat 36 dakika geçiriyor. Reuters Institute’un aktardığı bulgular ise insanların günde 4 ila 5 saatlerini akıllı telefonlarında geçirdiğini ve habere de giderek daha fazla sosyal medya platformları üzerinden ulaştığını gösteriyor.
Dijital ortamlar böylece yalnızca zamanımızı alan araçlar olmaktan çıkıyor, neyi göreceğimizi, neye dikkat edeceğimizi, gerçekliği nasıl deneyimleyeceğimizi ve dünyayla nasıl ilişki kuracağımızı da belirlemeye başlıyor.
Neye baktığımız, neye dönüştüğümüz
Eleştirel teori ve teknoloji-toplum ilişkileri üzerine çalışmalar yürüten Dr. Gizem Orçin, dijital teknolojilerin yalnızca kullandığımız aygıtlardan ibaret olmadığını vurguluyor. Orçin’e göre iletişim teknolojileri kültürü, iletişimi, siyaseti, toplumu ve bireyi kökten dönüştürme gücüne sahip. Medyada gördüğümüz her içerik, dünyaya ilişkin bir algılama modeli üretiyor.
Orçin, bu dönüşümü iletişim kuramcısı George Gerbner’in “acımasız dünya sendromu” kavramıyla açıklıyor. Gerbner, televizyonda sürekli şiddet görüntülerine maruz kalan insanların zamanla dünyayı gerçekte olduğundan daha tehlikeli ve korkutucu bir yer olarak algılamaya başladığını ortaya koymuştu.
Orçin’e göre geçmişte büyük ölçüde televizyon üzerinden işleyen bu mekanizma, bugün sosyal medya platformlarında çok daha kişiselleştirilmiş ve kesintisiz biçimde devam ediyor. Orçin, “Algoritmalar algımızı şekillendiriyor. Nasıl bir dünyanın mümkün olduğunu algoritmalar belirliyor.” diyor.
Bu nedenle algoritmayı yalnızca teknik ve matematiksel bir işlem olarak görmek yetersiz kalıyor. Algoritmalar aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir düzen kuruyor; hangi olayların görünür olacağını, hangi konular üzerinde duracağımızı ve bunlara ne kadar süre dikkat ayıracağımızı belirliyor. Başka bir ifadeyle dijital platformlar, gerçekliği doğrudan üretmese bile gerçekliğe açılan pencerenin çerçevesini çiziyor.
Bu teknolojik çerçeve, yalnızca dış dünyayı nasıl gördüğümüzü değil, kendimizi başkalarına nasıl sunduğumuzu da dönüştürüyor. Sosyal medyada bir fotoğraf paylaşırken takipçilerimizin ne düşüneceğini, bir cümle yazarken nasıl tepki alacağımızı hesaba katıyoruz. Kendi hayatımızı gösterirken bile onu başkalarının bakışına göre seçiyor, düzenliyor ve çerçeveliyoruz.
Böylece yaşamak ile yaşadığını sergilemek arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor.
Orçin özellikle Instagram’ı tüketim ve mutluluk endüstrisinin güçlü bir temsilcisi olarak değerlendiriyor. William Davies’in Mutluluk Endüstrisi adlı çalışmasına atıf yapan Orçin’e göre mutluluk, dijital platformlarda yalnızca insani bir duygu olmaktan çıkarak ölçülebilen, yönetilebilen ve ekonomik olarak kullanılabilen bir değere dönüşüyor.
Orçin, bu noktada Sosyolog Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan adlı eserindeki “yanlış ihtiyaçlar” kavramını hatırlatıyor. Marcuse’ye göre insanların kendi ihtiyaçları sandığı pek çok arzu, aslında ekonomik sistem tarafından üretiliyor. Dijital kapitalizm de benzer biçimde yalnızca var olan ihtiyaçlara cevap vermiyor; neyi istememiz, neye özenmemiz ve neyi eksiklik olarak görmemiz gerektiğini de şekillendiriyor.
Dikkatimiz kime ait?
Orçin’e göre dijital teknolojiler bu nedenle bizden dikkatimizi de talep ediyor. Dikkat burada yalnızca psikolojik bir kapasite değil, aynı zamanda insanın zamanı. Bir içeriğe ayırdığımız her saniye, yaşamımızdan ayırdığımız bir parçayı ifade ediyor. Bu nedenle dikkatin kim tarafından yönlendirildiği, insanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkıyla doğrudan ilişkili.
Araştırmalar, akıllı telefon kullanıcılarının cihazlarını gün içinde onlarca, hatta bazı çalışmalarda yüzü aşkın kez kontrol ettiğini gösteriyor. Kullanıcılar günde yüzlerce bildirim alıyor ve bu bildirimler dikkati sürekli bölerek insanı bir görevden diğerine yönlendiriyor. Psikolog Gloria Mark’ın dikkat ekonomisi üzerine yaptığı çalışmalar, dijital ortamda dikkatin kesintiye uğramasının yalnızca üretkenliği azaltmadığını, aynı zamanda zihinsel yorgunluğu ve stres hissini de artırdığını ortaya koyuyor.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütünün (OECD) araştırmasına göre, kişisel amaçlarla günde 5 saatten fazla ekran kullanan bireyler, günde 1 ila 3 saat ekran kullananlara kıyasla yaşamlarından daha az memnun olduklarını bildirme eğiliminde. Şunu belirtmekte fayda var: Rapor, ekran süresini tek başına belirleyici bir etken olarak görmüyor; uyku düzeni, yalnızlık ve fiziksel aktivite gibi unsurların da iyi oluş üzerinde önemli rol oynadığını vurguluyor.
Bu durum, zamanla kurduğumuz ilişkiyi de dönüştürüyor. Çünkü dikkat yalnızca psikolojik bir kapasite değil, aynı zamanda yaşam süremizin kendisi. Bir içeriğe ayırdığımız her dakika, başka bir düşünceden, başka bir karşılaşmadan ve başka bir deneyimden vazgeçmek anlamına geliyor. Bildirimler, sonsuz akışlar ve algoritmik öneriler arasında geçen saatler, zamanı kesintisiz ve parçalı bir deneyime dönüştürüyor.
Orçin’in ifadesiyle, dikkat artık “doğrudan çalınan bir şeye” dönüşüyor. Tim Wu’nun Dikkat Tacirleri ve Johann Hari’nin Çalınan Dikkat adlı çalışmalarını hatırlatan Orçin, dijital kapitalizmin dikkati ekonomik bir kaynağa çevirdiğini belirtiyor. Platformların temel hedefi, kullanıcının bir içeriği anlaması ya da ondan fayda sağlaması değil, mümkün olduğunca uzun süre sistemin içinde kalması oluyor.
Walter Benjamin’in dikkat dağınıklığı üzerine yaptığı tartışmayı hatırlatan Orçin, geçmişte dikkat dağıtan bir nesneden ya da sanat eserinden uzaklaşmanın mümkün olduğunu, bugün ise algoritmaların kurduğu kesintisiz akış karşısında insanın çok daha savunmasız kaldığını belirtiyor. Çünkü dijital platformlar tek bir dikkat dağıtıcı sunmuyor; dikkatin dağılmasını sürekli kılan bir çevre oluşturuyor.
“Dikkatiniz, sizin zamanınızdır” diyen Orçin, sürekli çevrim içi olmanın, video kaydırmanın ve fotoğraf beğenmenin insanı zamanla düşünen ve sorgulayan bir varlık olmaktan uzaklaştırabileceğini belirtiyor.
“Hem fail hem kurban”
Orçin, Jacques Ellul’un teknoloji eleştirisinden hareketle şu soruyu soruyor: Teknoloji bir araçken ne oldu da bir amaca dönüştü?
Başlangıçta insan hayatını kolaylaştırmak ve ihtiyaçlara çözüm üretmek için geliştirilen teknoloji, bugün yaşamın ritmini ve yönünü belirleyen bir sisteme dönüşmüş durumda. İletişimden ilişkilere, çalışma hayatından gündelik alışkanlıklara kadar pek çok alan artık onun etrafında şekilleniyor.
Bu durum, özgürlük kavramını da yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Çünkü özgürlük yalnızca çok sayıda seçeneğe sahip olmak değil, hangi seçeneklerin görünür olacağına kimin karar verdiğini de sorgulayabilmektir.
Orçin’in Heidegger’in teknoloji düşüncesinden hareketle ortaya koyduğu “yeni medya insanı” kavramı da dijital çağın temel çelişkilerinden birine işaret ediyor.
Orçin’e göre yeni medya insanı, teknolojiyi gönüllü olarak kullanan bir özne olduğu kadar, teknolojik sistemler tarafından şekillendirilen bir varlık. Başka bir ifadeyle insan, dijital dünyanın hem faili hem de kurbanı konumunda. Dünyayı görüntülüyor, kaydediyor ve sınıflandırıyoruz, ancak aynı anda kendimiz de ölçülebilir ve hesaplanabilir verilere dönüşüyoruz.
Shoshana Zuboff’un “gözetim kapitalizmi” kavramına atıf yapan Orçin’e göre dijital sistemin ihtiyaç duyduğu büyük veriyi, gündelik hayatımızdaki davranışlarla bizzat biz üretiyoruz. Çoğu zaman bunun farkında olmasak da, bıraktığımız dijital izler gelecekteki tercihlerimizi tahmin etmek ve yönlendirmek için kullanılıyor.
Orçin’in ifadesiyle, “Yeni medya insanı dijitalde ne kadar izler, görüntüler ve performans gösterirse o kadar başarılı atfedilmektedir.”
Walter Benjamin’in “teknik olarak yeniden üretilebilen sanat eserinin aurası” üzerine düşüncelerini hatırlatan Orçin, benzer bir kaybın bugün insanın kendisinde yaşandığını düşünüyor. Hüzün, yalnızlık ve eksiklik gibi insani deneyimler geri plana itilirken, onların yerini ölçülebilir ve sergilenebilir bir benlik alıyor.
Kendimize ait seçimleri koruyabilmek
Varoluşçu düşünce, insanın seçimleriyle kendisini inşa ettiğini söyler. İnsan seçim yapabildiği ölçüde özgürleşir, yaptığı seçimlerin sorumluluğunu üstlendiği ölçüde de hayatına anlam kazandırır.
Dijital çağın asıl meydan okuması bu nedenle daha fazla seçeneğe sahip olmak değil, gerçekten bize ait seçimleri koruyabilmektir.
Varoluşçu filozof ve Teolog Paul Tillich, Olmak Cesareti adlı eserinde modern insanın temel krizini, ölüm, yalnızlık ve anlamsızlık karşısında hissedilen “kaygı” üzerinden ele alıyor. Ona göre cesaret, korkunun ortadan kalkması değil, insanın tüm bu kaygılara rağmen kendi varoluşunu onaylayabilmesi ve yaşamı anlamlı kılma çabasını sürdürebilmesi.
Teolog Harvey Cox, Paul Tillich’in düşüncesini yorumlarken modern insanın varoluşsal kaygıyla yüzleşmesini zorlaştıran kültürel koşullara dikkati çekiyor. Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesinin yerini “Paylaşıyorum, öyleyse varım.” anlayışının aldığı bir çağda, görünür olmak ve çevrim içi kalmak varlığımızı başkalarına olduğu kadar kendimize de kanıtlama biçimine dönüşebildiğine işaret ediyor.
Tüketim kültürü ve dijital dünyanın kesintisiz uyarıcıları ise insanın bu varoluşsal kaygıyla yüzleşebileceği sessiz alanları daraltıyor. Zihnimiz sürekli yeni içeriklerle meşgul edilirken hayatın en temel soruları geri planda kalıyor:
“Nasıl bir hayat yaşıyorum?”
“Seçimlerim gerçekten bana mı ait?”
“Neye dönüşüyorum?”
Heidegger’in “İnsan bugün hiçbir yerde kendisiyle, yani kendi özüyle karşılaşamaz” ifadesini hatırlatan Orçin, dijital çağın insanı kendi özünden uzaklaştırdığını düşünüyor. Mekanik alışkanlıklar, iletişimsel kopukluk, teknolojik düşünüş, dilsel aşınma ve tektipleştirici eğilimler, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi zayıflatıyor.
Ancak çözüm teknolojiden tamamen uzaklaşmak ya da ona düşman olmak değil.
Orçin’e göre teknolojiyle “barışmak” zorundayız. Fakat bu ilişkiyi kültürel değerler, toplumsal ahlak, bilgi ve bilinç çerçevesinde yeniden kurmamız gerekiyor. Yapay zeka ve dijital platformların nasıl çalıştığı konusunda bilgi sahibi olmak, karşımıza çıkan içeriklere karşı daha dikkatli davranmak ve zamanımızı kontrollü kullanmak bu ilişkinin ilk adımları olabilir.
Dijital ortamda gördüğümüz bir görüntünün dünyanın kendisi olmadığını unutmamamız gerekiyor. Bir fotoğraf bir insanın bütün hayatını, birkaç cümle onun bütün karakterini, bir paylaşım ise bir olayın bütün gerçekliğini göstermez.
Orçin, görünüş ile öz arasındaki ayrımın Antik Yunan’dan İslam felsefesine kadar düşünce tarihinin temel meselelerinden biri olduğunu hatırlatıyor. Dijital kapitalizm ise görünen ile gerçek olan arasındaki mesafeyi kendi kurallarına göre yeniden düzenliyor. Bu nedenle teknoloji çağında felsefenin, düşünmenin ve sorgulamanın önemi azalmak bir yana daha da artıyor.
Felsefe bize hazır cevaplar vermekten çok, gördüklerimiz karşısında doğru soruları sorabilme imkanı sunuyor. Teknolojinin hem yaşamı kolaylaştıran hem de insanı sınırlandırabilen ikircikli doğasını ancak bu sorgulama sayesinde fark edebiliriz.
Var olmak cesareti
Teknolojik gelişme, yapay zeka ve algoritmalar hayatımızda daha fazla yer kaplamaya devam edecek. Ancak değişmeyecek olan, insanın anlam arayışı olacak.
Gizem Orçin’in de vurguladığı gibi; hızlanarak, daha fazla tüketerek ve sürekli tepki göstererek hakiki bir varoluş kuramayız. Dikkatimizi yöneten sistemlere karşı bilinçli davranmadığımızda, kendi hayatımızın yönünü belirleme gücümüzü de yitirebiliriz. Mesele, dijital dünyanın sunduğu imkanlardan vazgeçmek değil, bu dünyanın içinde kendimizi kaybetmeden, kendi hayatımız üzerindeki söz hakkını koruyabilmek.
Perfect Days’in kahramanı Hirayama ise büyük cevaplar sunmaz, yalnızca unuttuğumuz bir ihtimali hatırlatır: Dünyayla araçsız, kesintisiz ve dolaysız bir ilişki kurabilmeyi. Bir ağaca gerçekten bakabilmeyi, müziği dikkatimizi dağıtmadan dinleyebilmeyi ve hayatın anlamını sürekli daha fazlasını aramakta değil, kurduğumuz ilişkilerin niteliğinde bulabilmeyi.
Belki de dijital çağda “var olma cesareti”, teknolojinin içinde kendimiz olarak kalabilmek, onun hızına, taleplerine ve dayattığı yaşam ritmine rağmen dikkatimizi, seçimlerimizi, değerlerimizi ve nasıl bir insan olmak istediğimize dair irademizi koruyabilmektir.
Meraklısına
İzle: Paterson (2016): Gündelik hayatın içinde dikkat, tekrar ve küçük anların nasıl anlam üretebildiğini gösteriyor.
Oku: Yaratma Cesareti (Rollo May): Yaratıcılığı, insanın kendi hayatını kurma ve dünyayla sahici bir ilişki geliştirme çabasıyla birlikte ele alıyor.
