Bilim kurgunun bir alt türü olan Cyberpunk, temelde teknoloji ilerledikçe hayatımız da daha iyi olmuyor mesajını vermeyi amaçlıyor ve bu teknolojiyi kimin kontrol ettiğinin önemini sürekli bize hatırlatıyor.
Cyberpunk, günümüzde hayalperestlerin ve gerçek dünyadan bir nebze olsa da uzaklaşıp kafa dağıtmak isteyenlerin gittiği bir yer olarak görülüyor. Fakat bu düşülebilecek en büyük yanılsamalardan biri. İyi bir bilim kurgu eseri eğlenceli olabilir, fakat bundan çok daha önemli ve başka hiçbir edebiyat türünün yapamadığı bir şeyi yapar.
Sürekli geleceği düşünür.
Hiçbir zaman fantastik yazım gibi “gerçek olmayana” kaçmaya çalışmaz, tam tersi her zaman “gerçek olabilecekler” üzerinde durur. Dolayısıyla bilim kurgunun okurunu kaçırdığı bir yer varsa bile bu bir gerçekliğe kaçıştır.
Son yıllarda bilim kurgunun “distopya” olarak da geçen karanlık köşeleri çok daha fazla ilgi görmeye başladı. Yarının ne getireceğini tam kestiremediğimizden ötürü olası geleceklere pencere açan her yere bakar hale geldik. Lakin bu pencerelerin arasında Cyberpunk bizlere daha tanıdık, sanki çoktan içerisinde yaşamaya başlamışız gibi hissettiriyor.
Fakat bugünlerde Cyberpunk’ın bizi kaçırdığı gerçeklikten ziyade, görüntüsünü daha çok seviyor gibiyiz. Neon ışıklar, yağmurlu sokaklar ve devasa şehirler derken çoğu zaman bu dünyaların ne anlattığına değil, ne kadar havalı göründüğüne bakıyoruz. Farkında değiliz ama içerisinde bulunduğumuz zamanları anlamanın en iyi yollarından biri olan Cyberpunk’ı eleştiriye açmaya çalıştığı neon ışıklı reklam panolarından birine dönüştürüyoruz.
Peki tüm bu parlak neon ışıkların ve karamsar şehirlerin arkasında Cyberpunk’ın bizlere anlatmaya çalıştığı şey ne?
Bu sorunun cevabını almak için önce biraz geriye, Cyberpunk’ın çıkış noktasına bakmamız gerekiyor. Terimin ilk kullanıldığı yer Bruce Bethke'nin Kasım 1983'te Amazing Stories dergisinde yayımlanan kısa öyküsü olsa da “Cyberpunk”ın temelleri William Gibson’ın Neuromancer’ı ile atıldı.
1981 yılında, hemen hemen her zeki insanın varsayımı, dünyanın herhangi bir gün korkunç ve neredeyse kalıcı bir şekilde son bulabileceği yönündeydi. Ben küçük bir çocukken bile var olan, her şeyi kaplayan, olağan kabul edilen, hatta sıkıcı bile sayılabilecek devasa bir “dünyanın sonu” kaygısı vardı. Bu yüzden Neuromancer ile yapmak istediğim şeylerden biri, dünyanın bir nükleer savaşla sona ermediği bir roman yazmaktı. - William Gibson’ın 2011 yılında The Paris Review’a verdiği röportajdan bir kısım
80’li yıllarda insanları korkutan birçok şey vardı. Fakat hepsinden daha korkutucu olan bir durum varsa o da 48. ABD Başkanı Ronald Reagan’ın alabileceği kötü kararlardı diyebiliriz. 1980’lerde Reagan, Amerika’yı bir süredir içerisinde bulunduğu ekonomik bunalımdan kurtarmak için serbest piyasayı savunan, devlet kontrolünü azaltıp dev şirketlerin önünü açan bir ekonomik politika izlemeye karar verdi. Bugünlerde “Reagonomics” olarak da bilinen politika o kadar kötü çuvalladı ki kısa sürede gelir seviyesindeki eşitsizlik tavan yaptı. Kısacası şirketler paraya para demezken, çalışan kesim ve halk daha da fakirleşti. Bunun sonucunda Gibson da dahil olmak üzere dönemin bilim kurgu yazarları bu gidişatın son noktasını hayal ederek dünyayı kanunların veya devletlerin değil, mega şirketlerin yönettiği, insanların ileri teknolojilerin arasında sefil hayatlar yaşadığı bir düzen inşa etti.![]()
Gecekent canı sıkılmış bir bilim insanının tasarladığı ve parmağını ileri sar düğmesinden ayırmadan seyrettiği, sapıtmış bir sosyal Darwinizm deneyiydi sanki. – Neuromancer (1984)
Hem Neuromancer’ın hem de Cyberpunk türünün diğer örnekleri ortak bir kasvet ve aynı zamanda da bir ihtişama sahip. Bunun en büyük sorumlusu 1982 yılında çıkan ve o zamanlar sadece bilim kurgu dünyasını değil, ofislerin tasarımından insanların giyim kuşamını bile etkileyen Blade Runner filmi oldu.
Bu karamsar dünyalar ilhamlarını büyük ölçüde eski dedektif hikayelerinden, özellikle de Raymond Chandler ve Dashiell Hammett’in filmlerinden almıştı. Eğer en tepedeyseniz teknoloji sayesinde lüks içinde yaşayıp neredeyse ölümsüzleşiyor, sokaktaki halktan birisi olacak kadar bahtsızsanız kendinizi suça sürüklenmiş çocuk gibi günü kurtarmaya çalışırken buluyordunuz. Böyle bir ortamda ana karakterler ya ekmek parası peşinde koşan sert dedektifler ya da Neuromancer’ın ana karakteri Case gibi toplum tarafından dışlanmış, marjinal tiplemeler olarak karşımıza çıkıyordu.![]()
Şehirler ise karmaşık, birbiri üstüne binmiş gökdelenlerin, her yerden boruların ve devasa reklam panolarının çıktığı yerlerdi. İlginçtir ki hem Blade Runner’ın hem de Neuromancer’ın yoğun şekilde 1977 yılında Fransız Heavy Metal dergisinde çıkan The Long Tomorrow adlı çizgi romandan ilham aldığını biliyoruz. Panellere baktığımızda aradaki benzerlik direkt kendini gösteriyor.
Cyberpunk’ın bize tasvir ettiği dünya büyük ölçüde gerçekleşti diyebiliriz.
Teknoloji sanıldığı kadar büyük bir toplumsal çöküşe henüz yol açmadı fakat benzer izler görülmüyor değil. “Tekno-feodalizm” ya da bir diğer ismiyle “neo-feodalizm” tartışmaları giderek güç kazanıyor. Dünyanın en büyük teknoloji şirketleri artık devlet yetkilileriyle aynı masalarda. İnsanlar ellerinde son model telefonlarla gezinirken aynı zamanda ay sonunu nasıl getireceklerini düşünüyor. Henüz kafalarımızı “siber uzaya” bağlayan kablolar yok fakat William Gibson’ın da zamanında bahsettiği “ileri teknolojilerin arasında yaşanan sefil hayatlar” anlayışı uzak bir gelecekten ziyade sıradan bir salı gibi hissettirmeye başladı. Bunu en iyi görebileceğimiz yerlerden birisi de “Mr. Robot” dizisi.
2015 yılında çıkan Mr. Robot bizlere ana karakterlerin trençkot giymeden, saçlarını maviye boyamadan ya da neon ışıklı sokakların altında gezmeden de bir Cyberpunk anlatısı oluşturulabileceğini gösterdi. Dizideki olaylar ilk çıktığında güncel bir teknoloji gerilim dizisi gibi duruyorken şimdi biraz bilim kurgu havası taşımaya başladı.
Kullanılan teknolojiler havalı isimlere ya da ışıltılı görünümlere sahip değil belki ama dizi Cyberpunk’ı kendine özgü ve değerli bir tür yapan diğer tüm unsurları bünyesinde barındırıyor.
Daha da önemlisi kullanılan teknolojiler havalı isimlere ya da ışıltılı görünümlere sahip değil belki ama dizi Cyberpunk’ı kendine özgü ve değerli bir tür yapan diğer tüm unsurları bünyesinde barındırıyor. İnsanlar hala ileri teknolojilerin arasında sefil hayatlar yaşıyor. Toplumsal çürümeden ekonomik eşitsizliğe, tüketim çılgınlığından kurumsal gücün kontrolden çıkmasının tehlikesine kadar her şeye dair bir eleştiri niteliğinde. Ana karakter bile eski dedektif filmlerinde görebileceğiniz yalnızlık ve depresyon gibi ruhsal durumlarla cebelleşiyor. Ayrıca on yıllar öncesinin bilim kurgu eserlerine takıntılı bir şekilde tüm vaktimizi harcayabiliyorken her gün içerisinde yaşadığımız dünyayı hayal ettiğimizden çok daha fazla teknoloji odaklı bir distopya olarak görünce hoşumuza gitmeyip “garip” dememiz de ilginç bir durum.
Geçtiğimiz günlerde tüm bu sohbetlerin ve tartışmaların çıkış noktası olan Neuromancer’a bir dizi uyarlamasının yapılacağını öğrendik. İlk bakışta her yer yağmurlu ve neon ışıklarla dolu değil gibi duruyor fakat dizi hakkında daha fazlasını öğrenene kadar “siber uzayda” bekliyor olacağız.
William Gibson’ın da zamanında dediği gibi;
"Dayan evlat, her şey daha da tuhaflaşacak."
MERAKLISINA
İzle: Blade Runner (1982), Altered Carbon (2018), Mr. Robot (2015), Akira (1988), Ghost in the Shell (1995)
Oku: Do Androids Dream of Electric Sheep? (1968), Snow Crash (1992)
Oyna: Cyberpunk 2077

